KAYBOLAN SESLER’E  NAAT

Irmaklar gibi ölür diller

Dilini bürüyen sözcükler bugün

düşüncenin kalıbına dökülen

konuşurken dudaklarınla dişlerin arasından

şimdi, bugün

soluk hiyeroglifler olacak

on bin yıl sonra bugünden

– Carl Sandburg

Zeynep ÖZÇELİK

 

Gönüllü dilsel geçiş adını verdikleri ise olmak istediğini olma hakkı elinden alınmış, geçmişlerine yabancılaştırılmış halkların ‘gönüllü’ değil, ‘zorunlu’ seçimiydi.Birçok dilin, özellikle sınır dillerinin başına gelen üç kuşaklı bir dilsel geçiştir. Bu geçişte çocuklar dedelerine yabancı hale gelir. “Sınırdaki tekdilli topluluklar önce ikidilli, sonra yayılmacı tekdilli olurlar” (224). Bu geçiş tüm ulus devletlerde hakimdir ve Lazca da bu geçişi yaşamış dillerdendir.

Sahi nasıl ölür ırmaklar? Deryaya karışma yazgısı mıdır ölümden kasıt yoksa coşkunluğuna kem gözleriyle, gür sesli boğazına kirlenmiş elleriyle, sinsice saldıran; kendini güneşin altında canlı ve cansız ne varsa hepsinin hakimi sayan insandan mamul o cani mi kıyar canına ırmağın? Denizi bulduysa ırmak, çağlayıp durulmasının sırrına ermiş, daha bir ‘var’ olmuştur. Irmağı ve damarlarına hayatı sürdüğü ağacı ve ağacın sinesinde uyuttuğu sincabı ve sincabın komşusu adı pek bilinmez kuşu ve dahi ömrü ağacın gövdesinde dolaşmak olan karıncayla böceği yok etmek insan ‘hüneri’..Kendini kendi kılan o tılsımlı seslere kastedip de kendi soluğunu kesen insan; kullandığında ırmak olup çağlamaya amade kelimeleri kullanmaz da, ırmağı denize kavuşturup perçinlemez de varlığını; susar ve mahkum eder kuruyup yok olmaya velhasılıkelam…

Böylesi bir girizgahtan sonra aslında dergide bu yerin bana ayrılış nedeninin dünya dillerinin yokoluş sürecini bilimsel bir üslupla anlatan Kaybolan Sesler adlı eserin bir incelemesini yapmak olduğunu belirtmeliyim evvela. Tam da bu noktada bilmeniz gereken bir diğer şey ise şu: Bir aşk romanında esas oğlanın yerine sevdiğini koyup okuyan bir aşık gibi tıpkı, Lazca’nın refakatinde okudum bu eseri. Tüm bunlar, sesine Lazca’nın kokusu sinememiş bir Laz kızının okuduğudur…

Öncelikle kitabın özde taşıdığı dert, dilin kendi kendini ayakta tutabilen bir varlık olmayışına ilişkindir. Dilbilimcilerin hesapları yeryüzünde 5000-6000 dil olduğunu söylerken, bir yandan da acı bir feryatla bu dillerin en az yarısının gelecek yüzyılı göremeyeceğini haykırıyor.

 

Neden Yitiyor Onca Ses?

“Toplulukların esenlikte olmadığı yerde dilleri tehlikededir. Diller konuşucularını yitirdikleri için ölürler” (Nettle ve Romaine 21). Şüphesiz ki bir dilin yok oluşunu birçok farklı etken tetikler fakat bu etkenlerin hiçbiri dilin kendisinden kaynaklanmaz. Dolayısıyla dilin yok oluşu, iddia edildiği gibi bir kendine kıyma değil, düpedüz öldürülmedir.  İnsanların dillerini konuşmayı bırakmasının en temel sebebinin ekonomik ve sosyal olduğu vurgulanmıştır. İnsanlar sağ kalmak için bu yola tutunurlar. Bu bağlamda insanlık için iki dönüm noktası, tarıma geçiş ve “topluluklar arasında daha önce görülmemiş teknoloji, ekonomik rol ve iletişim eşitsizlikleri” yaratan Sanayi Devrimi, belirleyici olmuştur (166). Paleolitik dünya sisteminin avcı-toplayıcı hayatında topluluklar ufaktı çünkü var olan kaynağı olabildiğince az insanın tüketmesi topluluğun yararınaydı; imparatorluklar, ordular, kentler yoktu çünkü kaynakların hızlı tükenişi sık göç anlamına geliyordu. Tarıma geçişle yerleşik hayata geçiş hızlanmıştır. Sanayi Devrimi ve yeni yerlerin ‘keşfi’ ise hakim olanı temsil eden ‘metropol dili’, hükmedileni temsil eden ‘periferi dili’ kavramlarını ortaya çıkarmıştır. Azınlıklar, salgınlarla veya savaşla oluşan nüfus yitimiyle, zorla veya gönüllü dilsel geçişle dillerinden ve aslında onlara ait olan her şeyden geçiyorlar. Bir yandan anadillerini konuştukları için “Welsh Knot”(Gal Düğümü) denen tahtadan künyeyi takarak mimlenen çocuklar, bir diğer yandan Edinburgh Gal Okulu Derneği’nin “Galce öğrenmenin çocuklara herhangi bir yararı olabileceğine (ana babaları) inandırmak zor” tespiti periferi dillerinin içinde olduğu ikileme çarpıcı birer örnektir (226). Gönüllü dilsel geçiş adını verdikleri ise olmak istediğini olma hakkı elinden alınmış, geçmişlerine yabancılaştırılmış halkların ‘gönüllü’ değil, ‘zorunlu’ seçimiydi.Birçok dilin, özellikle sınır dillerinin başına gelen üç kuşaklı bir dilsel geçiştir. Bu geçişte çocuklar dedelerine yabancı hale gelir. “Sınırdaki tekdilli topluluklar önce ikidilli, sonra yayılmacı tekdilli olurlar” (224). Bu geçiş tüm ulus devletlerde hakimdir ve Lazca da bu geçişi yaşamış dillerdendir.

 

Susmadan Evvel Diller Ne Söyler?

  1. Ölmekte olan bir dil, son demlerinde yeni (hakim) dilden birçok sözcük almış olabilir.
  2. Karmaşık sözdizimi yapıları daha az kullanılır hale gelir.
  3. Yeni sözcük oluşturulmaz, dili dil yapan yaratıcılığa ket vurulur.

 

Ne Gelir Elden?

Kitap sonsuza dek susmaya terk edilmiş dillerin susturulma sürecini ve sebeplerini bilimsel süzgecinden bizlere aktarmakla kalmayıp, onlara nefes olabilme yollarını da göstermektedir. Öncelikle elimize kelimeden bir anahtar verir: ‘çok olmak’. “Günümüz Küresel Köy’ünde hiç kimse bir tek şey değildir” (321) diyerek, genel kanının aksine tektipleşmekte değil, çokkültürlü ve çokdilli olmakta görülmüştür çare. İnsanların boğazına tekdillilik düğümü atılmamalı, bunun için de yerel olarak eyleme geçilmelidir.  İlk olarak, uluslararası ağlar yahut organlar değil, bu marjinalleştirilmiş küçük topluluklar bir şeyler yapmalıdır. Yapılacak bir dolu şey var; bir o kadar da yol var tutulacak. Her yolun başında ise çocuklar ve yeni nesil var, en başta onlar. Bir dil, evde çocuklara aktarıldığı ölçüde yaşayagelme şansı da artar. Yasalar elbette mühim, dilin yaşam alanı ne kadar geniş olursa o kadar makbul fakat gündelik hayatında onu kullanmazsa o dilin çocukları, diğer tüm ‘resmi’ çabalar neredeyse beyhude. “İşyeri, devlet ve eğitim dilini elde tutmak dili yaşama döndürme ve koruma çabalarının sonul amaçları olsa bile öncelik olmamalıdır. Dilin sonraki kuşağa aktarılmasını sağlamaya yetecek ölçüde evde kullanılmasına yönelik önlemler olmaksızın ev dışında desteklenmesi çabaları delik lastiğe hava basmaya benzeyecektir”(292).

Bir Amerika yerlisinin ağzından şöyle der kitap: “Bu dünyada yaşayakalmak için beyaz adamın dilini bilmeliyiz. Oysa kendi dilimizi sonsuza dek yaşayakalmak için bilmeliyiz” (314). Günümüz dünyası, her ne kadar doğal durumunu yansıtmasa da, ulus-devlet modelinin hakimiyeti altındadır. Dolayısıyla toplulukların karar vermesi gereken şey, dilleri için gerçekçi bir biçimde yapılması gerekenin ne olduğudur.

 

SAYILARLA...

  • Sayısı 6000’i bulan dünya dillerinin yalnızca 100’ü olan ‘en büyük’ dilleri, dünya nüfüsunun neredeyse %90’ına karşılık gelirken geriye kalan binlerce dil küçülüp marjinalleşmiş bir %10’a aittir.
  • Dünya dillerinin çoğu dönence ülkelerindedir. Papua Yeni Gine’de 860, Endonezya’da 670, Nijerya’da 427 dil mevcuttur. Bütün dillerin sadece %3’ü Avrupa’dadır.
  • Kafkas kökenli bir dil olan Ubıhça’nın 81 ünsüzü ve yalnızca 3 ünlüsü vardır. 5 ünlü ve 6 ünsüzle Rotakas ise, seslerinin sayısı bütün dillerden az olan bir Papua Yeni Gine dilidir.
  • Bugün dünyadaki çatışmaların %80’inden çoğu, ulusal devletlerle azınlık konumundaki halklar arasındadır.
  • 1600’lü yıllarda İngilizce’nin birçok kusuru olduğuna inanıldığından dünya dili olabileceğine hiç ihtimal verilmemekteydi. 1966 yılında ise dünyadaki mektupların %70’i, radyo ve televizyon yayınlarının %60’ı İngilizceydi.

 

 

 

İnsan konuştuğudur…

arrow